Selam, ben Anıl. Evliyim ve bir kedi babasıyım. Aslında en başında Alpar, çok uzun süredir kullandığım bir isim.
Hikâyesi ortaokul yıllarıma kadar uzanıyor. O zamanlar belki bir gün bir şeyler yaparım, belki kendi markamı kurarım diye düşünürdüm. Ne yapacağımı, nereden başlayacağımı ya da bunun bir gün gerçekten bir şeye dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyordum. Ama bir yerden başlamak gerekiyordu.
Ben de önce bir isimle başladım, sonra “anilalpar” ortaya çıktı.
Başlangıçta yalnızca internette kullandığım bir kullanıcı adıydı. Birkaç yere yazdım, bazı hesaplar açtım ve zamanla bu isim benimle birlikte büyümeye başladı. İnsanlar beni “Anıl Alpar” olarak tanıdı. Üniversite yıllarımda birçok insan Alpar’ın gerçekten soyadım olduğunu düşünüyordu. Hatta sanıyorum, şu an günümüzde de bu böyle devam ediyor. Benimle tanışan insanlar, beni “Anıl Alpar” olarak tanıyor.
Bir süre sonra ben de bu ismi sadece bir kullanıcı adı gibi görmemeye başladım. Yasal olarak adım-soyadım değildi ama hayatımın ve hikâyemin bir parçası olmuştu.
Yıllar geçti. Ben değiştim, büyüdüm, farklı şehirlerde yaşadım, farklı insanlarla tanıştım ve farklı işlerle uğraştım. Ama Alpar adı hep bir şekilde benimle kaldı. Bazen yalnızca bir kullanıcı adıydı, bazen bir imza, bazen de henüz tam olarak neye dönüşeceğini bilmediğim küçük bir hayaldi. Bugün ise “anilalpar”, yaptığım işlerin, ürettiğim projelerin ve gelecekte büyütmek istediğim şeylerin ortak imzasına dönüşmüş durumda.
Fakat beni anlatmak için yalnızca yaptığım işlerden ya da kullandığım bir isimden bahsetmek yeterli değil. Çünkü bugün olduğum kişiyi en çok şekillendiren şeylerden biri iman yolculuğum oldu. 12 Haziran 2019’dan bu yana Hristiyanım. Ancak hayatımın bu noktasına gelmeden önce yaklaşık altı yıl boyunca pozitif ateisttim.
Bunu özellikle söylüyorum, çünkü ateist olduğum dönemde başkalarının düşüncelerini sorgulamadan kabul eden biri değildim. Birinin bilim insanı olması, tanınmış olması ya da belirli bir görüşü savunması benim için tek başına yeterli değildi. Okumak, araştırmak ve kendi sonucuma ulaşmak istiyordum.
Bilimle, tarihle, arkeolojiyle, evrimle ve atom altı dünyayla ilgilendim. Evrenin nasıl işlediğini, canlılığın gelişimini, insanlık tarihini ve varoluşa dair temel soruları anlamaya çalıştım. O yıllarda benim için kanıt çok önemliydi. Bir şeyi doğru kabul edeceksem bunun yalnızca duygusal olarak bana iyi gelmesi değil, aklımı da ikna etmesi gerekiyordu. Fakat bugün geriye baktığımda bir eksikliği açıkça görebiliyorum. Pek çok konuda araştırma yapmış olmama rağmen Hristiyanlığı aynı derinlikle araştırmamıştım. Çoğu zaman inancı uzaktan değerlendirmiş, hakkında bazı fikirler edinmiş ama gerçekten içine girip ne söylediğini anlamaya çalışmamıştım. Bu altı yılın ardından üniversiteye başladığım dönem hayatımın en zor zamanlarından biriydi.
Çocukluğumdan beri oldukça içine kapanık biriydim. İnsanlarla konuşmak benim için kolay değildi. Üniversitede de çok geniş bir çevrem yoktu. Kalabalıkların içinde olsam bile kendimi yalnız hissediyordum. Zamanla yalnızlık, yaşadığım sorunlar ve içimde büyüyen anlamsızlık hissi beni oldukça karanlık bir noktaya sürükledi.
Hayatıma son vermeyi düşündüğüm zamanlar oldu. Bazı günler bu düşünceler yalnızca zihnimden geçen karanlık fikirler olarak kalmıyor, onları gerçekleştirme isteğine kadar ilerliyordu. Kendimi yorgun, umutsuz ve çaresiz hissediyordum. Sanki kimse beni gerçekten görmüyor, duymuyor ya da anlamıyordu. Sonra sıradan görünen bir gün geldi: Uzun zamandır almak istediğim bir ayakkabıyı almak için dışarı çıkmıştım. O gün nedenini tam olarak açıklayamadığım bir şekilde sahile gidip biraz oturmak istedim.
Normalde böyle şeyler yapan biri değildim. Çoğu zaman tek başıma evde kalmayı tercih ederdim. Ama o gün dışarıda olmak, etrafı izlemek ve biraz düşünmek istedim. Bugün o günü düşündüğümde aklıma Kutsal Kitap’taki şu söz geliyor:
“Seni adınla çağırdım,
sen benimsin.Yeşaya 43:1
Geriye dönüp baktığımda Tanrı’nın o gün beni gerçekten adımla çağırdığına inanıyorum. Sahilde otururken bir Amerikalı gördüm. Türkçe konuşmaya çalışıyordu ve onunla konuşmak istedim. Fakat benim için bir yabancının yanına gidip konuşmak hiç kolay değildi. Birkaç dakika boyunca yanına gidip gitmemek arasında kaldım. Sonra kalkıp gitmeye başladılar. O anda içimde beklemediğim bir cesaret oluştu. Yanına gidip “Ana diliniz ne?” diye sordum. İngilizce olduğunu söyledi. Biraz konuştuktan sonra Amerikalı olduğunu öğrendim. Kısa süren o konuşmanın sonunda bana bir kiliseden bahsetti ve istersem gelebileceğimi söyledi, ertesi gün pazardı.
Bugün o karşılaşmayı sıradan bir tesadüf olarak görmüyorum. Hayatımın yönünü değiştiren küçük ama çok önemli anlardan biriydi. Ertesi gün kiliseye gitmeye karar verdim. Sabah olduğunda vazgeçtim. Öğleden sonra yine gitmedim. Akşam yaklaşırken içimde yeniden gitme isteği oluştu. Sonunda dışarı çıktım. Hatta özellikle geç gitmek istemiştim. Herkes çıkmış olsun, mümkün olduğunca az insanla karşılaşayım diye düşünüyordum. İnsanların arasına girmek hâlâ benim için zordu.
Fakat o kapıdan içeri girdikten sonra hayatımda yeni bir dönem başladı. Sorularımı sormaya başladım.
Benim için iman etmek hiçbir zaman düşünmeyi bırakmak anlamına gelmedi. Tam tersine, eski bir ateist olarak aklımdaki soruların cevaplarını bulmak istiyordum. Hristiyanlığı bu kez gerçekten araştırmaya başladım. Tarihsel kaynakları, bilimle ilgili iddiaları, arkeolojik verileri ve Kutsal Kitap’ın güvenilirliğiyle ilgili meseleleri inceledim. Daha önce uzaktan baktığım inancı bu kez yakından anlamaya çalıştım.
Sorular sordum, okudum, araştırdım ve düşündüm. Zamanla yalnızca duygusal olarak değil, zihinsel olarak da ikna oldum ve sonunda İsa Mesih’e iman ettim.
Hayatımda olan değişimi bir görüntüyle anlatmam gerekirse, kendimi o yıllarda dipsiz ve karanlık bir çukurun içinde gibi gördüğümü söyleyebilirim. Yukarı baktığımda insanların gelip geçtiğini görebiliyordum ama kimse bana elini uzatmıyordu. Sesimi duyuramıyor ve bulunduğum yerden kendi gücümle çıkamıyordum.
O çukur benim için yalnızlığı, umutsuzluğu, çaresizliği ve içimde taşıdığım karanlığı temsil ediyordu. Beni o çukurdan çıkaran insan gücü değildi. Beni oradan çıkaran Tanrı’nın Kendisi oldu. Tanrı beni gördü. Beni duydu. Beni adımla çağırdı. Kendimi değersiz gördüğüm bir dönemde bana, “Sen benimsin” dedi.
Bu yüzden bugün imanımın temelinde yalnızca bir düşünce sistemi, bir kültür ya da bana öğretilmiş bir gelenek yok. İmanım, araştırarak vardığım sonuçlarla birlikte Tanrı’nın hayatıma gerçek bir şekilde dokunduğuna dair yaşadığım tecrübeye dayanıyor.
Bugün geriye baktığımda bunu çok daha net görebiliyorum. Ben Tanrı’yı aradığımı sanıyordum ama aslında beni arayan Tanrı’ydı. Ben karanlıkta kaybolmuşken O beni buldu. Ben kendi hayatımdan vazgeçmenin eşiğindeyken O bana yeni bir yaşam verdi.
Belki de bütün bunlar “Alpar” hikâyesini benim için daha anlamlı hale getiriyor.
Çünkü yıllar önce yalnızca bir isim bulmak isteyen bir ortaokul öğrencisinin aklına düşen küçük bir fikir, bugün hayatım boyunca taşıdığım hikâyenin bir parçasına dönüştü. Alpar benim için sözlükte aranacak bir kelimeden çok daha fazlası.
Nereden başladığımı, zaman içinde ne kadar değiştiğimi, beklediğim yılları, yaptığım işleri ve hâlâ yapmak istediğim şeyleri hatırlatan bir isim.
Bugün “anilalpar” çatısı altında teknolojiyle, içerikle, çeşitli dijital projelerle ve ilgilendiğim diğer alanlarla ilgili üretmeye devam ediyorum. Aynı zamanda hayatımın merkezinde yer alan Hristiyan inancımı, öğrendiklerimi ve faydalı olabileceğine inandığım kaynakları paylaşıyorum.
Çünkü benim için bir isim ya da marka oluşturmanın asıl anlamı yalnızca insanların o ismi hatırlaması değil. O ismin arkasında anlatılmaya değer bir hikâyenin olması. Benim hikâyem henüz bitmedi.
Belki yıllar önce “Alpar” sadece kulağıma güzel gelen bir isimdi. Bugün ise geçmişimi, bugünümü ve gelecekte yapmak istediklerimi aynı yerde buluşturan bir imza.
Kim bilir? Belki de “Alpar”, insanın önce bir isimle başlayıp zamanla o ismin içini kendi hikâyesiyle doldurmasıdır.
Sevgiler,
Anıl
